BASIN AÇIKLAMASI 35

Tarih: 31.01.2008

 

Değerli bilim adamı, Atatürkçü düşüncenin yılmaz savaşçısı, sevgili hocamız Prof. Dr. Muammer Aksoy’un 31 Ocak 1990 tarihinde haince bir saldırı sonucunda aramızdan ayrılışının üzerinden on sekiz yıl geçmiş bulunuyor.

Muammer Aksoy'un sonsuzluğa göçüşünün ilk yıldönümünde, çok sevdiği, değerli öğrencisi Uğur Mumcu'nun yazdığı yazıda şu cümleler yer almaktaydı: "Aksoy, bir düşünce ve kavga adamıydı. Tek başına bir ordu gibi savaşırdı. Bu savaşta alçakça ve sinsice kurşunlanarak öldürüldü.”(Uğur Mumcu, "Aksoy Cinayeti", Cumhuriyet, 31 Ocak 1991)

Aksoy, yılmak nedir bilmeksizin, bitip tükenmeyen bir enerji ve heyecanla mücadelesini sonuna kadar sürdürdü. Sahte değerler karşısında asla eğilip bükülmedi. En dayanılmaz, en çileli koşullarda dahi yüreğindeki yurt sevgisinin ateşini bir an bile söndürmemiş olan Kuvayı Milliyecinin yiğitliği onda yaşıyordu. Nemelazımcılık, vurdumduymazlık ona yabancıydı. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik”  ilkelerini kendisine bayrak yaparak insanlık tarihinde yepyeni bir çağın açılmasına öncülük etmiş ve çağının tüm sorunlarını yüreğinin derinliklerinde duymuş olan geçmiş yüzyılların devrimcilerin üstün sorumluluk bilinci de onda yaşıyordu. Yakın tarihimizin hiç bir önemli toplumsal sorununu, Aksoy'suz düşünemeyiz. O, mücadeleleri boyunca, haksızlıklar karşısında aydın olma onuruna yaraşır bir tutumun ne olması gerektiğine dair sayısız örnekler verdi.

Aksoy, demokratik ve özerk üniversite davasının her aşamasında, aydın sorumluluğunun gereğini eksiksiz bir biçimde yerine getirmiştir. 1956 yılında, SBF'nin o zamanki dekanı ders yılının açılışı dolayısıyla yaptığı ve "asla nabza göre şerbet sunan; kötüye zararlıya fetva veren sözde münevver haline gelmeyelim" öğüdünü içeren konuşmasından ötürü bakanlık emrine alındığında, istifa ederek dayanışma ve protestolarını dile getiren öğretim üyelerinin ön safında Aksoy bulunuyordu. Aksoy'un istifa dilekçesi şu sözlerle başlıyordu: "1939 Yılında başlayan meslek hayatımda bir hukukçuya ve hukuk hocasına düşen vazifeleri, münhasıran memleketimin menfaatlerini ön planda tutarak ifa etmeye çalıştım. Daha 22 yaşında bir asistanken taşıdığım kanaati, bugüne kadar muhafaza etmiş bulunuyorum, O da bir hukukçunun ve hele hukuk hocasının vazifelerinin başında "Hukuk Devletinin gerçekleştirilmesi ve korunması" vazifesinin geldiğidir. Bu prensibe sadık kalarak fikir ve öğrenim hürriyetini, hukuk devletini savunan görüşlerimi, benim bugün CHP aleti olduğumu söyleyen şahıslar CHP mensubu iken dahi, en aşağı bugünkü enerji ile ifade etmekten çekinmedim..." (SBF Hadisesi ve İlim Hürriyeti (Derleyen: T.G.), Ankara, Yıldız Matbaası, s.62-63).

Ülkemizin demokratik ve sosyal gelişiminde önemli bir köşe taşı oluşturan 1961 Anayasasının doğuş ve biçimleniş sürecinde de Anayasa Komisyonu sözcüsü olarak ön safta gene Aksoy vardır. Özellikle, bu Anayasanın açtığı yeni ufukların başlıca unsurunu oluşturan sosyal devlet ilkesinin kabulü, çok geniş ölçüde Aksoy'un hukuk alanındaki engin birikimi, üstün müzakerecilik yeteneği ve ikna gücü sayesinde sağlanabilmiştir. Kurucu Meclis'te bu konuda sürdürülen çetin görüşmeler çerçevesinde Aksoy'un ileri sürdüğü kanıtlar, onun parlak zekâsının ürünleri olarak daima anılacaktır. "Sosyal devlet" ilkesini heyecanla savunduğu konuşmalarından birinde şöyle diyordu: "Sosyal umdesini Anayasaya koyalım ki, sosyal davalar karşısında seyirci kalmaya devam edebilecek müstakbel iktidarlara 'sosyal zihniyete göre hareket et' diyebilelim" (Kazım Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Cilt I, Ankara 1966, s.900).

Ülkemizin doğal zenginliklerine uzanan uluslararası sermayenin sömürüsü karşısında direnen yurtsever güçlerin ön saflarında da Aksoy vardır. Özellikle, yakın arkadaşı İhsan Topaloğlu ile ulusal petrol davasına sağladığı katkılar dolayısıyla, bir zamanlar, Aksoy ve "petrol" sözcüklerinin birlikte akla geldikleri unutulamaz. Aksoy, günümüzün en önemli sorunlarından birini oluşturan memurların sendikal hakları mücadelesinin de hukuk alanındaki önde gelen savunucusu ve öncüsü olmuştur. Bu konuda, 1969 yılının Aralık ayının ortalarında gerçekleştirilen "TÖS Boykotu" üzerine yazdığı iki ciltlik yapıtı, kişiliğindeki mücadelecilik ve bilim adamlığı özelliklerinin çok başarılı tezahürlerinden biri olarak bugün de yararlanılması gereken bir kaynak oluşturmuştur. Esas olarak, yazıldığı dönemde, Anayasa Mahkemesi’nin, grevin memurlar açısından da bir hak olduğu yolunda karar vermesini sağlamaya yönelik, geniş kapsamlı, bilimsel düzeyi son derece yüksek ve etkileyici bir bilirkişi raporu niteliği taşıyan bu çalışmanın 1970 yılında yayınlanması amaçlandığı halde, 12 Mart rejimi koşulları yüzünden bu mümkün olamamış; ancak 1975 yılında okurlara ulaştırılabilmiştir. Aksoy, bu çalışmasının önsözünde şunları yazmaktaydı: "Öğretmenler, yaptıkları 4 günlük tamamen medeni, azami derecede ölçülü ve hukuk çerçevesi içinde kalan, ama cesaretle, bilinçle yürüttükleri bu savaş sayesinde, Anayasamıza ve onun ilan ettiği haklara can verme doğrultusunda öncülük yapmaktadırlar. Siyasal iktidar, bugün yapılan ilk ve pek ölçülü adımdan hiçbir ders çıkarmazsa, Anayasa Mahkememiz başarılı bir yorumlama ile kamu görevlilerinin -belli kategoriler dışında- grev hakkına sahip olduğunu tanısa da tanımasa da, başka adımlar atmak durumunda kalacaklardır. Çünkü belli bir sınırı aşan baskılar  ve haksızlıklar karşısında , haysiyet sahibi kişiler (hele Atatürk örneğini de biliyorlar ve onun yolunda yürüyorlarsa), köle ruhuna sahip yaratıklar gibi "alçaltıcı bir boyun eğişe" asla razı olamazlar. Türk halkının ve Türk toplumunun tartışma götürmez yararı, onurdan ve kişilikten yoksun, hakkını arayamayacak kadar korkak ve miskin (ancak siyasal iktidarın bağışlayacağı sadakalara, lütuf ve ihsanlara bel bağlayan) ve iktidarın verdiğinden başkasını istemesini bilemeyen robot memurlar (hele robot öğretmenler) yetiştirmek değildir. Bir toplumun memurları böyle olursa iktidarları hukuk sınırları içinde tutabilmeye imkân yoktur".(Muammer Aksoy, Devrimci Öğretmenin Kıyımı ve Mücadelesi, Sevinç Matbaası, Ankara 1975, s.9)   

Aksoy'un çok çeşitli alanlarda sürdürmüş olduğu mücadelelerinin ve gerçekleştirdiği kalıcı katkıların, gerçekte tek bir amaç yönünde yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Bu amaç, Mustafa Kemal Atatürk'ün mirasına sahip çıkmak ve bunun gereği olarak daha ileri ve daha hakça bir toplum için, yılmadan, usanmadan mücadele etmek biçiminde özetlenebilir. Aksoy'un bu amaç doğrultusundaki inançlı yönelişi, son eseri olarak Atatürkçü Düşünce Derneği'ni kurmasıyla somutlaşmış ve noktalanmıştır. Yakın arkadaşlarından Prof. Dr. Cahit Talas'ın tanıklığından öğrenmekteyiz ki, eğer 31 Ocak 1990 Çarşamba akşamı son yolculuğuna başlamak zorunda kalmasaydı, ertesi gün bu derneğin amacına ilişkin önemli ilkeleri kamuoyuna açıklayacaktı. (Cahit Talas, "Arkadaşım Muammer Aksoy", Mülkiyeliler Birliği Dersi, sayı:117, Mart 1990, s.6)

Aksoy'a yönelik saldırı, kurulmak istenen yeni dünyada Kemalizm’e yer tanımama niyetlerinin göstergelerinden biri olmuştur. Çünkü Kemalizm, emperyalizme başkaldırının ilk meşalesini tutuşturmuş ve "egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesinin temellerini atmış olmakla, uluslararası sermayenin egemenliğini kayıtsız şartsız kılma yönündeki mevcut eğilimlerle temelden çelişen bir çizginin ifadesidir.

"Yeni Dünya Düzeni"nin kurulması eğilimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte Aksoy'la başlayan ve Mumcu'yu da içine alarak sürüp giden cinayetlerin birbirini izlemesi, rastlantı olarak açıklanması mümkün olmayan bir tablo ortaya çıkarmıştır. Aksoy'a yönelik saldırı, Atatürk'e ve onun eserlerine yönelik saldırılar zincirinin önemli halkalarından biri olmuştur.

Aksoy, bize hocalık yapmaya devam ediyor. Onu daima saygı ve şükran duygularıyla anacağız.

 

Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI
TÜMÖD Genel Başkanı
 
  Suay KARAMAN
TÜMÖD Genel Sekreteri